Bir Türk Gencinin Vizyonu

3

Oğuz Gel – Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinin internet sitesinde, Üniversitelerarası Öğrenci Seçme Sınavı ile ilgili bir haberde, söz konusu sınav bir “Maraton”a benzetilmişti. Çıkan haberlerle ilgili okuyucuların yaptığı yorumlardan biri ise, adeta insanın kanını donduracak cinstendi. Bu yorumda kısaca, ÖSS’nin bir “Son” olmadığı, asıl “Finish” (Bitiş) çizgisinin KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı) olduğundan sözediliyordu.

Peki, bu yorumda, yani bu yorumun arkasında yer alan düşüncedeki sorun neredeydi? 

Sorun (Daha doğrusu, açmaz) şuradaydı: Muhtemelen 17-18 yaşlarında, iş hayatına 4-5 yıl sonra atılacak olan bir gencin kariyeriyle ilgili tüm vizyonunun ne olduğunu gayet net bir şekilde ortaya koyuyordu bu yorum. Bu ise çok büyük olasılıkla, belirli bir iş ve meslek hedefinden ibaret olmayıp, “Herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümüne kapağı atıp, okulu bitirdikten sonra KPSS ile, herhangi bir devlet kurumunda herhangi bir pozisyonda memur olarak işe başlamak”

Yani performansı, çalıştığı kuruma kattığı değer, işe ilgisi ve hevesi, yaklaşımı ne olursa olsun yaşam boyu;

İş (İşten çıkarılmama) garantisi

• Emeklilik garantisi

• Kendisinin ve tüm ailesinin sağlık sigortası

• Devlet ile olan işlerinde öncelik ve kolaylık

gibi beklentiler ile sınırlıydı. Öyle ya, bir yandan da “Sosyal devlet” kavramından sözediliyordu. Devlet işadamına, işçiye, çiftçiye, memura… yani herkese destek çıkmalıydı. Devlet herkese iş bulmalıydı. Devlet bu kadar üniversite mezununu açıkta bırakmamalıydı. Devlet en büyük işveren olmalıydı. Aslında belki de tek işveren “Devlet” olmalıydı. Üstelik bu biraz da “Vatan – Millet hizmeti” ve “Görev aşkı” söylemleriyle desteklenince yukarıdaki gencimiz de, sanki çok büyük bir fedakarlık yapıyormuş gibi, kendi yaşamak istediği şehre tayini gerçekleşinceye kadar başka bir yerde görev yapmayı “Kabul edecek”ti. Öyle ya, devlet adeta bu genci zorla, kolundan tutup işe alacaktı. Bu genç kendi isteğiyle değil, devletin zorba güçlerine karşı koyamayacağı için memurluğu seçecekti. Hatta işe başvuru dilekçesi bile bu gence baskı altında ve zorla imzalattırılacaktı. Bu yaşamak için, para için yapılan bir iş değil, “Vatana – Millete hizmet için” yapılan büyük bir fedakarlık olacaktı.

Aslında işin yukarıda sözedilen “Bireysel” tarafını bir kenara bırakır ve dergimizin esas konuları olan İş Dünyası, Ekonomi, Verimlilik ve benzeri açılardan olaya bakarsak, buradaki en büyük açmazı yakalayacağız: Günümüz gençleri, bizim üniversite ve iş hayatına atıldığımız yıllara göre çok daha yüksek bir oranda vizyonlarını “Risksiz işler” ile sınırlamış durumdalar. İş dünyamızda her geçen gün artan rekabet ve belirsizlikler, 1987 – 2000 yılları arasında yaşanan “Sahte büyüme”nin foyasının ortaya çıkmış olması, uluslararası rekabetin ucundan da olsa görünmeye başlaması, gençlerin her gün daha çok artan bir oranda “Devlet hizmeti”ne yönlenmesine neden olan etkenlerin başında geliyor. Peki, bir de işin şu yönünden düşünelim. Diyelim ki gençler her geçen gün artan belirsizlik nedeniyle, her geçen gün daha da az risk almak isteyecekler ve gençlerin tümü devlet hizmetinde çalışmak isteyecek. Ve diyelim ki “Devletimiz, kimseyi aç bırakmayacaktır”, “Devletimiz, herkese iş bulacaktır”, “Devletimiz büyüktür, herkese destek çıkacaktır” diyen birileri iktidara geldi ve herkese iş bulunabilecek bir ekonomik düzen getirdi…

Evet, devletin tek işveren olarak herkese iş verdiği düzenin adı nedir? Bildiniz!… Peki o düzende devlet, hangi özel iş sahibinden veya özel şirketten vergi alıp, çalışanına nasıl maaş ödeyecek? Para nereden bulunacak? Diyelim ki, birçok fakir ülkede olduğu gibi, “Bir yerlerden” (Acaba nereden?) bulundu. Veya yeterince sanayileşmemiş ülkelerde olduğu gibi, doğal yeraltı kaynaklarından gelen ürünler (Doğalgaz, petrol, maden, vb) hammadde olarak başka ülkelere satıldı ve bir “Minimum standart” tutturuldu. Asıl önemli olan en “Yaman çelişki” de işte burada: O düzende kaynaklar (En azından teorik olarak) herkese eşit paylaştırılacak değil mi? Peki, eğer o düzene, yeterli bir ekonomik refah düzeyine gelinmeden (Ki bu düzeye ulaşmış bir ülke, bence Dünya üzerinde henüz yok) geçilirse, herkese sağlanacak “Minimum standartlar” arasında, sevgili gencimizin “Karizmasının” ve “Prestijinin” bir parçası şeklinde düşündüğü;

• Binbir özelliğe sahip kameralı cep telefonu

• Marka giyim

• MP3 çalıcısı

• “Dinamik çağın genç ve başarılı insanı”na layık olan siyah, aerodinamik, hızlı ve fiyakalı “Hatchback” otomobil

• Plazma televizyon

başta olmak üzere bitmek bilmeyen tüketim talepleri hangi kaynaktan karşılanacak?

3 Responses to “Bir Türk Gencinin Vizyonu”

Your Responses