Iyiler Bir Gün Mutlaka Kazanacak mı?

2

Oğuz Gel – Dünyaca ünlü yönetim uzmanlarından TMI(Time Manager International) şirketinin kurucusu Claus Moeller’in çok sevdiğim bir sözü var;

“Uzun vadede başarılı olmuş ve hissedarlarına sürekli değer sağlamış şirketler, dakika başı bir yönetim modasından diğerine atlamayanlardır.”

Kuşkusuz ki bu söz, olaya yüzeysel bakan ve “Esneklik” sözcüğünü “Kaypaklık” ile eşdeğer tutan birtakım yönetici ve işadamları tarafından “Tutucu”, hata “Çağdışı” olarak nitelendirilebilir. Özellikle de, “Dürüstlük”, “Yiğitlik”, “Namus”, “Şeref”, “İnanç”, “Din”, “İman” gibi kavramların, kişilerin vicdanlarına bırakılması yerine, sürekli olarak toplumun gündeminde tutulduğu ve bu konuda bol bol atılıp tutulduğu geri kalmış ülkelerde bunun böyle olması da gayet doğaldır. Yönetici ve işadamlarının:

  • İşlerine geldiği zaman, işlerine geldiği gibi, ilkesizce ve kaypak davrandıkları
  • Bu davranışlarını, ileri ülkelerden gelen birtakım “Moda” söylemler doğrultusundaki “Değişmeyen tek şey değişim” sözüyle kamufle ettikleri
  • Yukarıda sayılan kavram ve ilkeleri daima işlerine geldiği şekilde yorumladıkları
  • Aslında(Yani uygulamada) bu kavram ve ilkeleri sürekli ihlala ettiği

toplumlar, adeta “raydan çıkmış” olduklarından, belli bir disiplin içinde yaşamak ve işleri yürütmek de bu toplumun üyelerine adeta “ters gelir”.

Peki, bu ortamlarda neler olur?

  • İşe başlayan satıcılara “Size satışlardan %2 prim vereceğiz. Haydi aslanlarım! Satın kazandırım, siz de kazanın!” denir. Satıcılar, iş sahibinin tahminlerinin çok üstünde performans göstermeye başlayınca ödenen komisyonlar patronun gözüne batmaya başlar. Evet… Sadece, ödediği para “Gözüne batar.” Satış müdürü, her zaman olduğu gibi patronla hemfikirdir: “Haklısınız efendim. Altımdaki adamlar(satıcılar) benden çok para alıyorlar” der. Ve ne olur? Prim oranı %1e düşürülür. Hatta çoğu kez “Düşürülecek” diye haber bile verilmez. Muhasebeci satıcılara primleri öderken “Patron böyle ugun gördü. Zaten düşürülmüştü!” der ve 10 lira alacağı beklentisiyle satış yapmış olan eleman 5 lira prim alır.

  • Şirketler “XYZ İletişim, Danışmanlık, Elektronik, Otomotiv, Tekstil, Müşavirlik, Mühendislik, Mümessillik, Taahhüt, İnşaat, İthalat, İhracat Ltd. Şti.” şeklinde kurulurlar. Şirket ne yapacağına karar verememiştir. “Asıl faaliyet sahası”nı bir türlü belirleyememişlerdir. Değişen koşullara göre “Abi bu işte çok kar var, bu işe girelim” diyerek sektörden sektöre atlayabilmelerini(ve sonuçta hiç bir konuda uzmanlaşamayarak yol olmalarını) kolaylaştırmak için böyle genel bir isim ve kuruluş sözleşmesi tanzim ederler. Burada ise suçu, yönünü çizememiş olan şirketler ve sahipleri değil, “Şirketin iş sahasını değiştirmesi durumunda kuruluş sözleşmesini ve ünvanını tashih etmesi gerekir” diyen devlet ve bürkrasidir. Ah, evet… Yine işadamı çok esnektir, çok hızlıdır. Ama devlet… Ah şu devlet… yine hızlı hareket edememektedi ve işadamının yolunu tıkamaktadır.
  • İki işadamı masada anlaşmıştır. Ertesi gün biri diğerine “Şu anlaşmayı yazılı bir hale getirelim” şeklinde son derece masum ve gerekli bir öneride bulunur. Beriki bozulur ve der ki: “Kaçmıyoruz kardeşim buradayız. Bizim sözümüz senettir. Sen bize, şerefli ve namuslu ailemize ait şirketimize güvenmiyor musun?” Acana nede “Söz” dediği şeyi yazılı hale getirip, altına bir imza atmakran imtina etmiştir? “Kurumsal Kimlik” denen kavramın, yeni transfer ettiği genel müdürün reklam ajanslarına milyonlarca dolar para ödeyerek değiştirdiği(Yenilediği) “Logo”dan ibaret olduğunu zanneden patronun başka nasıl davranmasını beklersiniz ki?

  • Çalışan şaşırmıştır. Ne yapacağını bilememektedir. Şirkette yazılı bir kural, prosedür, politika falan yoktur. Her an değişen talimatlar karşısında bir gün yöneticisine veya patronuna çıkıp: “Efendim, şöyle mi yoksa böyle mi? Hangisini uygun görüyorsunuz? Sürekli değişiyor, ne yapacağımızı şaşırdık!” diye sorduğunda cevap hazırdır: “Bak Ahmet(veya Ayşe…) sen olaya sadece siyah ve beyaz olarak bakıyorsun. Arada diğer renkler de vardır” safsatasıyla kaypaklık ve yanar-dönerlik adeta haklı çıkarılır.
  • Döviz kurları, sözde “Serbest Piyasa” ortamında, ihracat yapanların işine geldiği şekilde, düzenli olarak yükselmektedir. Yurt dışında “Maliyetlerin de altındaki” fiyatlar karşılığında yapılan satışlardan oluşan zarar, tedarikçilere yapılan ödeme tarihindeki yüksek kurlar ile eritilmekte, bu sayede “Operasyonel Kar”(işletme karı) değil, “Finansman Karı”(Faaliyet dışı kar) elde edilmektedir. “Serbest Piyasa” ne güzeldir! “devlet bize gölge etmesin, yeter” söylemleri ne güzeldir! Serbest Piyasa söylemleriyle harmanlanan milliyetçilik ve muhafazakarlık, örf ve adetçilik, namusçuluk ve şerefçilik, bıçkınlık ve yiğitlik… Ne güzeldir bunlar!… Ama günün birinde gerçek anlamda “Serbest Piyasa” ile tanışıldığında, yani devlet gerçekten de bazı şeylere müdahale etmemeye başlayınca kurların zaman zaman yükselmeyebileceği, hatta düşebileceği de görülür. Ve acilen “A-aa! Serbest piyasa bu muymuş? O zaman devlet hemen kurları yükseltsin, yoksa batacağız. Milli sermaye yok olacak!” çığırtkanlığı başlatılır.

Ve yeni yetişen, iş yeni başlayan, okuldan yeni mezun olmuş gençler de “Yönetim” denen şeyin bu olduğunu zannederek, yukarıda sayılan tipteki yönetici ve işadamlarını örnek alırlar.

Ama bunun yanı sıra; çalışanlarına “Üç ayda bir enflasyon oranına göre maaşları düzelteceğiz” şeklinde söz vermiş olan bazı şirketlerde, krizden dolayı enflasyon oranları çok yüksek çıksa ve insanlar krizden dolayı işlerini kaybediyor olsa(Yani aslında çalışanlar “sıfır” zamma bile razı olsa) da genel müdür tavrını koyar ve “Söz verilen yapılacaktır” der.

Neyse ki son zamanlarda ortalarda dolaşan bir reklamda vurgulandığı gibi, “işini iyi yapan” birileri -az da olsa- mevcuttur ve “İyilerin, bir gün mutlaka kazanacağı” inancımız tam anlamıyla karamsarlığa kapılmamızı engellemektedir.

2 Responses to “Iyiler Bir Gün Mutlaka Kazanacak mı?”

Your Responses