Mesele tek başına yaratıcılıksa, bizim Memet de çok güzel sloganlar “buluyor” vallahi!
A. Selim Tuncer – Birkaç yıl önce, ortakları İtalyan, Alman, Amerikalı ve Fransız pazarlama profesyonelleri olan, New York, Paris, Cenevre ve hatta İstanbul’da ofisleri bulunan bir marka danışmanlık firmasıyla tanışmıştım. Hadi ismine de vereyim, belki işi düşen olur, Brand DNA isimli bu firmanın bildiğimiz anlamda danışmanlık hizmetleri vermesinin yanında en önemli iddiası şuydu: Markanın sahibi olan şirketle yaratıcı çözüm üreten ajanslar ve tasarımcılar arasındaki boşlukları (MT diliyle gap, okunuşu găp) doldurmak…

Profesyonel yaşamlarında Swatch, Elizabeth Arden, Piaggio, Wedgwood gibi markaların yönetim kademelerinde çalışmış olan bu beyler, pardon aralarında bir de hanım var, kısaca diyorlar ki, müşteri markanın stratejisini bizsiz oluşturamaz, oluştursa da ajansa doğru dürüst brif (Buna Türkçe sözcük muamelesi yapıp böyle yazıyorum, ne yapayım?) veremez, verse de ajans salt yaratıcılığa odaklanıp stratejiyi delik deşik eder, adam gibi işler yapsa bu kez de müşteri anlamaz ve ajansın canım işlerinin canına okur, velhasıl bu iki taraf arasında enerjiyi gereksiz yere boşa akıtan bir çatışma oluşur, arada olan da markaya olur. Tabii ben kendi dilimize çevirdim, onlar daha efendi efendi ve literatüre uygun bir edayla söylüyorlar bunları…
Tespitler doğru mu? Doğrudur. Kendini böyle konumlandırmış bir danışmanlık firması gerçekten boşlukları doldurur mu? Vallahi bilemem, ama her boşluk için bir danışmanlık ihdas edilecek olursa işimiz var demektir. Bu boşlukları başka türlü doldurmak daha mantıklı görünüyor bana, ama böyle bir çare yoksa bu arkadaşları bir deneyin isterseniz.
Müşteriyle reklam ajansı arasında yaşanan krizlerin tümünün müşteri tarafından kaynaklandığını düşünmüyorum. Ajanslarda yaratıcı ekiple müşteri ilişkileri arasında yaşanan çatışmaların bir bölümü, ama bir bölümü, ajanstan kaynaklanır ve bu, aslında müşteriyle yaşanan çatışmanın bir yansımasından ibarettir. Manifesto’muzdaki şu cümleyi burada aktarırsam çatışmanın kaynağını da açıklamış olurum: “Arada kendimiz için yaptığımız olursa da, eseri, onun muhatabıyla birlikte, onun algısında ve onun için yarattığımızı hiç unutmayız. İşi bir ‘emanet’ olarak görürüz. Yaratıcılığımızı, kendimizi ifade etme aracı olarak kullanmaktan kaçınırız; ancak eserimizin yine de bizi ifade etmiş olacağını aklımızdan çıkarmayız.”

Çatışmanın önemli bir bölümü de müşteriden kaynaklanır. Her ajansta, az ya da çok, mesleki sorumlulukla duygusuyla müşteriye rağmen müşteri için savunulan, “işin namusu” dediğimiz değerler olur. Müşteri tarafının, özellikle ölçülebilmesi zor, bazan da imkansız olan yaratıcı çalışmaları değerlendirememesinden, hatta bunların yerine abuk öneriler getirmesinden kaynaklı sorunlar yaşanır. Bu durum, kimi zaman öylesine tuhaf sonuçlar doğurur ki, ne yapacağınızı şaşırır kalırsınız. Diyelim ki bir broşür tasarımı içini ajansınızın fatura edeceği bedel 4.000.-YTL olsun. Müşteri piyasadaki başka bir ajanstan (Buraya parantez içinde ünlem gerekir. İşte ünlem: !) benzer bir hizmeti 500.-YTL’ye alabilecek olmasına rağmen, sizin yetkinliğinize güvenip verdiğiniz fiyatı kabul eder. Sunum yapılır, müşteri başlar kıyısından köşesinden işi tırtıklamaya… Sonuçta öyle bir noktaya gelinir ki, sizin ürettiğiniz değerin 3.500.-YTL’lik bölümü çöp olur. İşin sizin için maliyeti de değişmediği için 500.-YTL’lik işi 4.000.-YTL’ye fatura edersiniz. Komik di’mi? Öyle!
Bir başka sorun ise strateji yoksunluğudur. Yine Manifesto’ya başvuralım: “Her anlamın insana ait tüm ayrıntılarının hesaba katılması gerektiğini bildiğimiz gibi, sağlam bir strateji üzerine çakılmayan hiçbir anlamın algısal bütünlüğe sahip olamayacağına da eminiz. Hiçbir önerinin ‘niçin’ini ve ‘nasıl’ını kendimiz cevaplamadan hiç kimseden keşfetmesini beklemeyiz.”
Şunu herkes kabul eder ki, uzun yıllar boyunca reklam ajansları firmaların pazarlama departmanları gibi çalıştılar, pazarlama çözümleri ürettiler. Dünyadaki gelişmeleri herkesten önce izleyen, işlerin nasıl doğru yapılacağıyla ilgili çabalar gösteren sektör öncülerinin bu haklarını teslim etmemiz gerekir. Bunda, ’80 sonrası reklam sektörünün birikimli insan kaynağını oluşturan sol entelektüellerin payını da inkar edemeyiz. Çevresini ve dünyayı anlayan, en azından anlama çabası içinde olan, başkalarının deneyimlerini iyi okuyabilen bu insanlar, kim ne derse desin, aynı zamanda ortalama bir etik çıta da oluşturdular. Eski anlayışlar her ne kadar yeni gelişmelerin baskısı karşısında zorunlu olarak geriliyorsa da, reklam sektörünün hâlâ bu temel üzerine oturduğunu ve bunu korumamız gerektiğini düşünüyorum. Sektörün genç insan kaynağı, trendleri izlerken bu geçmiş deneyimleri göz ardı etmemelidir.

Bugün itibariyle ülkemizde pazarlama disiplini, artık rüştünü ispat etmiştir. Üniversitelerimizin ilgili fakültelerinde çok ciddi çalışmalar yapılmakta, önemli bir bilgi birikimi oluşturulmaktadır. Üretilen bilginin yaygın bir biçimde hayata aktarılması konusu ise çözüm beklemektedir. Bilginin uygulamacılara nasıl aktarılacağı da ciddi bir sorudur. Bugün Manifesto’ya üçüncü kez başvurmuş olacağız: “Bildiğimiz her şeyi, gerektiğinde yeniden düşünme, gözden geçirme cesaretinin gerekliliğini umursarız. Bilginin, derin karanlıklardaki yaratıcılık cevherini çıkarmak için şart olduğuna inanırız. Kafa lambamızı takmadan ocağa inmeyiz. ‘Cin fikir-hin fikir’ kurnazlıkları peşinden koşmayız. Zekanın parıltısını, daima bilginin ve yaratıcılığın, güzelliğin ve iyiliğin kollarına emanet ederiz.”
Bence daha da önemlisi, öyle bir pratik geliştirmeliyiz ki, pazarlama iletişimi yaratıcılarını, “Bu adamlar bilimden milimden ne anlar!” falan demeden pazarlama disiplininin soyut değerlerini üretme ve uygulama imkanlarını araştırma noktasında mutlaka işin içine sokmalıyız. Dediğim gibi, sektörün böyle bir deneyimi zaten var. Gençler de kendilerini biraz zorlarlarsa bu deneyimleri günümüze devşirebilecekleri gibi, daha da ileri götürüp yepyeni değerler yaratabilirler. Yani hem deneyim hem de potansiyel mevcuttur.
“Yazılacak!” üst başlığıyla biriktirdiğim bir sürü yazı mevzuu var, ama yazılamıyor tabii! Ancak bazan bir muharrik güç devreye giriyor ve “Yaz!” diyor. Ben de yazıyorum. Bu yazı da öyle oldu.

Şimdi başa dönüyorum; sözünü ettiğim danışmanlık firması ayrı bir vaka, ama bize kralın çıplak olduğunu söylemekle vallahi iyilik ediyor. Asıl irdelenmesi gereken ise pazarlama ve markalaşma süreçlerinde reklam ajanslarının konumunun ne olacağı ve boşlukların nasıl doldurulacağı sorusudur. Ben, reklam ajanslarının sadece stratejinin üzerine yaratıcılık inşa edecek (ki bu da başlı başına bir disiplindir) yapılar olarak görülmemesi, buradaki entelektüel birikimin iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Reklam ajansları da bu birikimi yitirmemek, hatta geliştirmek zorundadır.
Tabii ki stratejisiz yaratıcılığı hiç kaale almıyorum. Zaten mesele tek başına yaratıcılıksa, bu konuda “İkizlere takke!” gibi halk irfanının ürettiği yaratımlarla hiçbir reklam ajansının yarışabileceğini sanmıyorum.
Bizim Memet de çok güzel sloganlar “buluyor” vallahi!

Popularity: 19% [?]








